Rüyalar Bilinçaltı Mıdır?

Zihnimiz bir buz dağı gibidir. Bilinçli zihin buz dağının su üzerinde kalan küçük kısmını oluşturur. Bilinçaltı ise suyun altında kalan dev büyüklükteki asıl bölümdür. Uyanık olduğumuz zamanlarda bilinçli kısım faaliyettedir. Uykudayken ise bilinç dışı zihin ortaya çıkar ve bu sırada asıl bu bölüm etkin olmaktadır. Bilinçaltı sürekli olarak faaliyettedir. Sürekli olarak çalışır. Bilinçaltı hayatımızı bu şekilde, bu derece etkileyen bir şey iken rüyalarımızı nasıl etkilediği konusu da oldukça tartışmalı bir konu olmuştu. Bilinç gece çalışmaya devam ettiğinden dolayı aslında rüyaları da bu sebeple etkilemektedir.

Alfred Adler’e Göre Rüya Nedir?

Freud’u izleyenlerden görüşlerden biri de Alfred Adler’e aittir. Adler, rüyaların geçmişten çok geleceğin planlanmasına yardımcı olma işlevini üstlendiğini ileri sürmektedir. Rüyalar bize mesaj vermektedir. Rüyalar ve yorumlarıyla ilgili en kapsamlı araştırmayı yapan Carl Gustav Jung’a göre ise, rüyadaki imge ve simgeler tek başına incelendiğinde kişi için özel anlam taşıdığı, kişinin kendini bunlara yansıttığı görüşünü ileri sürmektedir.

Rüyalar ve Bilinçaltı

Her insan her gece ortalama iki saatini rüya görerek geçirmektedir. Ancak rüyaların çoğunu çok çabuk unuturuz. Uyku sırasında canlı, çarpıcı görsel.korkunç ve işitsel yanılmalarla ortaya çıkan olgu düş olarak da bilinmektedir. Çok sıradan ve gerçeğe yakın olabileceği gibi, fantezilerle yüklü gerçeküstü de olabilir.

Rüyalar insanın kendini bildiği çağlardan bu yana merak konusu olagelmiştir. Kökeni ve önemine ilişkin kavramlar ise yüzyıllar boyunca büyük ölçüde değişti. Uyanık geçen yaşamla rüyaların ayırt edilmesi konusu uzun süre tartışma konusu oldu. 

Düş ve Gerçek Arasında

Düş anlamına gelen rüya, gerçekleşmesi imkânsız hayaller için de kullanılıyor, umut edilen şeyler için de aynı zamanda. Geçmişten ve gelecekten haberler veren rüyalarımızda, umut ve hayal el ele veriyor.Düşte aslında bunlardan birisi.

Hatırladığımız takdirde bilinçdışının bilince göz kırptığı büyülü gerçekliklerdir rüyalarımız. Rüyalarınızı hatırlayanlardan mı, yoksa hatırlamayanlardan mısınız? Neyi, neden hatırlıyor ya da hatırlamıyoruz? Bir rüya defteri olmalı insanın, uyandığı anda rüyalarını kaydedebileceği. Zira en unutulmaz anıları dahi unutuyoruz kolayca. Peki ne kadarını gerçekten olduğu gibi anlatabiliyoruz? Freud, rüyanın kendisinden ziyade, nasıl anlatıldığı ile ilgileniyor. Rüyaların yorumunu, insan zihninin bilinçdışı ile ilgili bilgi edinebileceği en iyi yolu olarak görüyor.

Uyku Kalitenizi Artırın

Aslında uyku 5 evreden oluşmaktadır. En son evresi REM evresidir rüya gördüğümüz en derin halidir.Uykunun kalitesini arttırmak telefonu yatağımızın yanından uzak tuttarak başlayabilirz.Mavi ışık dediğimiz ise uyumadan önce telfon ışığının gözümüze çok yansımasıyla oluşan ışık oda bizim uyku kalitemizi düşürür.

Günümüzdeki dijital dünyada, kalitesiz uykunun en önemli nedenlerinden biri gün boyunca maruz kaldığımız mavi ışık. Araştırmalar, günün ortalama 10,5 saatini ekran karşısında geçirdiğimizi gösteriyor. Tüm bu ekranlardan yayılan mavi ışıklar, uyku hormonu olarak da bilinen melatonini baskılıyor. Kısacası, gün içinde maruz kaldığımız ekran ışıkları beynimize “uyanık” kalmasını söylüyor. Bunun önüne geçmek için telefonunuzun ışığını sari ışık yapabilirsiniz, gün içinde daha az ekran karşısında kalmaya özen gösterebilir veya kendinize mavi ekran engelleyen bir gözlük alabilirsiniz.

Sembollerin Dili

Toplum değerlerimize paralel olarak, nedensel bir mantık kullanma yönünde eğitildiğimiz için resimsel düşünme ve karşılaştırma yöntemlerimiz çok zayıf kalmıştır. Yani bir sorunu, bize sözcüklerle aktarıldığında kolaylıkla anlayabiliriz. Bu sorunu, sebep ve sonuçlarını da açıklamak amacıyla, temelinde yattığını düşündüğümüz genel bir formül bularak soyutlayabiliriz de. Bütün bunlar bilincin açık olmaya çalışan dilidir.

 Bilinçdışının dili ise farklıdır. Ruhumuz kendisini, hepimizin düşlerden de bildiği gibi, resimler aracılığıyla ifade eder yani rüyalarla. Bu resimlerin sözcüklerle ifade edilmeleri kolay değildir. Sözcükler sürekli olarak eskirler, yıpranırlar ve asıl anlamlarını yitirirler. Buna karşılık resimler ve özellikle semboller, insanlara binlerce yıldır aynı biçimde seslenmektedirler. Sembol dilinin temelinde kişisel tecrübe, his ve düşüncelerin sanki çevremizde oluşan olaylar ve bunların algılanmasıymış gibi olması yatar. Sembol dili, gün boyu kullandığımız konuşma dilinden farklı bir mantığa sahiptir. Bu dilin mantığında önemli olan zaman ve mekan değil yoğunluk, anlam ve çağrışımdır. Bütün insanlar düşüncelerini, duygularını ve hissettiklerini başkalarıyla paylaşma arzusu taşımaktadırlar. Bir insanın sahip olduğu duygu, düşünce ve ruhsal haller, diğer insanlarda da benzer bir biçimde vardır. Bundan dolayı sembol dili, bütün insanlar tarafından paylaşılabilen, insanlığın geliştirdiği tek evrensel dildir. Tarih boyunca mitoslar ve rüyalar, her zaman sembol dili ile anlatılmışlardır. Çağdaş insan bedenimizin, ruhumuzun ve duygularımızın özellikleriyle ilgili bu evrensel mirasın değerini anlayamamış ve insanlık tarihinin bize hediye ettiği tek evrensel konuşma dilini öğrenip geliştirememiştir.  Rüyaların dili, bilinçdışının dilidir, mesajları sözcükler ve konuşma dışında farklı bir yöntemle ileten psikolojik bir metindir. Sözcükler yerine görüntüleri, şekilleri ve sembolleri kullanır.Aslında rüyayı günlük yaşadığımız olaylardan etkilenerek gördüğümüz söylenebilir.

 Kollektif ve kişisel sembollerden oluşan, kendimize özgü bir dille rüyalarımızı yaratırız. Rüya sözlüğü ortak geleneksel anlamları tespit edebilir, ama geçmiş tecrübelere bağlı olarak kişiye özel işaretlerin anlamlarını veremez.

Rüya ve Realite

Rüyalar ortaya koydukları iki mesele nedeniyle insanoğlu için hep büyüleci bir konu oluşturmuştur: Rüyanın gerçeklikle (duyular yoluyla algılanan realiteyle) olan ilişkisi ve uyanık bilinç haliyle yapılan faaliyetle olan ilişkisi. Rüyada gördüğümüz olaylar bizi gergin yapar. Doğu’nun birçok öğretisinde rüya olarak belirttiğimiz ruhsal hallerin asılsız olmayıp, birer realite oldukları ve asıl dünya yaşamının bir rüyadan ve illüzyondan ibaret olduğu öğretmişlerdir. Bu öğretilere göre, gerçek olan, aslolan ve ebedi olan insanın ruhsal yaşamıdır, beş duyuyla algılanan değil, beş duyu olmadan algılanan realitedir (rüyalar, öldükten sonra yaşananlar, düşünceler, tahayyül edilenler). Bazı düşünürler de gerçek yaşam olarak kabul ettiğimiz maddi yaşamın bir illüzyon olabileceğini düşünmüşlerdir (ontoloji üzerine septik düşünce olarak bilinen fikir). Yazılı kaynaklarda bu fikirden ilk olarak Çinli düşünür Zhuangzi’nin söz ettiği görülmektedir, fakat bu kavramın Zhuangzi’den önce de Hinduizm’de mevcut olduğu sanılmaktadır. Bu fikir Budizm’in de temel ilkelerden biri olarak kabul edilir. Hinduizm’de bu fikir Maya kavramıyla dile getirilir. Maya, insanın yaşadığı “tezahür etmiş âlem” denilen fiziksel âlemin bir hayal, bir aldanmadan (illüzyon) ibaret olduğunu dile getiren kavramdır.

Rüya Yorumu

Rüya yorumu rüyaların anlamlarının saptanmasıdır. Rüyalar yorumlanarak anlam kazandırılır. Bu çalışma psikanalizde ve çeşitli mistik ve ezoterik ekollerde aynı anlamı taşımaz veya aynı şekilde yapılmazlar. Eski Mısır ve eski Yunan gibi birçok eski kültürde rüya görme doğaüstü bir iletişim veya ilahî bir müdahale olarak kabul edilmiş olduğundan, rüyaların içerdiklerine inanılan mesajlar birtakım yöntemler kullanılarak çözülmeye çalışılmıştır. Eski Yunanlar inşa ettikleri Asklepion denilen tapınak veya sağlık sitelerinde rüyaların yorumlanmasını da içeren çeşitli psikolojik çalışmalarda bulunmuşlardır. Bazı kızılderili kabilelerinde olgunlaşma ayinlerinde kişi bir rehber rüya görene dek oruç tutmak ve dua etmek zorunda bırakılırdı. Günümüzde de çeşitli psikoloji ekolleri rüyaların anlamlarına ilişkin çeşitli varsayımlar ortaya atmışlardır. Rüya yorumu 19. yy.’ın sonlarından itibaren psikoanalizin bir parçası olmuştur. Konuya ilişkin yeni ufuklar açan bir çalışma Sigmund Freud tarafından hazırlanan “Rüyaların Yorumu” adlı kitaptır.

Dinlerde Rüyanın Yeri

Rüyalardan bazılarının ilahî kökenli oldukları inanışı çok yaygın bir inanıştır. Orfecilikte ve Pisagor ekolünde insanın semavi âlemle ilişkisinin ancak uyku sırasında gerçekleşebildiği öğretilmekteydi. Ortaçağ’daki Yahudi ve Arap yazarlarının eserlerinde de benzer öğretiler görülmektedir. Haberci (salih) rüyalar konusunu işlemiş İslam bilginlerinden biri İbn-i Haldun’dur (d. 1332 – ö.1406). Oniromansi alanında Babil kültürünün eski Yunan kültürüne kıyasla daha ileri bir düzeyde bulunduğu söylenmektedir.  Sami dillerini konuşanlar özellikle “peygamberane rüya”yı iyi bilmekteydiler. Ayrıca Musevilik’te rüyalarla ilgili, hatovat chalom denilen geleneksel bir uygulama bulunur. (Hatovat chalom adının sözcük anlamı “hayırlı ya da iyi rüya görme”dir.)İslamda istihare rüyasına yatmak ve rüyadan haber, işaret almak vardır.

Rüya ve Tarihçe

Rüyaların gerek tahminlere konu oluşturması bakımından, gerekse ilham kaynağı olması bakımından uzun bir geçmişi var tabiki. Tarih boyunca insanlar mesaj taşıdıklarına inandıkları rüyalardan anlamlar çıkarmaya çalışmış ve rüyalar aracılığıyla gelecek hakkında tahminlerde bulunmuşlardır. Rüyalar, fizyolojik açıdan uyku sırasındaki nöral süreçlere bir tepki ya da yanıt olarak tanımlanır, psikolojik açıdan bilinçaltının yansımaları oluşturmaktadır, maneviyat açısından ise en azından bazı rüyalar ya gelecek hakkında ya da başka bir konu hakkında (uyarı, yardım vs. amaçlı) haber içeren, ilahî âlemden gelen mesajlar olarak kabul edilmişlerdir. Birçok kültürde ilahî âleme danışmak ya da bir konu hakkında bilgi edinmek üzere istihare yöntemlerine başvurulduğu görülür.Rüyalar faldan daha ininçlı ve daha güvenilir gelmiştir.